vitrinde duran limonlu pastanın pastanemizin en melankolik köşesinde bana baktığı o ilk andı herhalde, aklıma yağmurlu bir izmir sabahı düştü. ben çocukken böyle bir vitrine bakarken annem 'hayat seni de güldürür elbet' derdi, gülüşü limon küpeleri gibi buruktu. şimdi burada tezgahın arkasında başkalarının hayallerine tatlılık satıyorum; çok isteyen gelip almıyor çünkü herkes koşuyor, herkesin gözünde başka bir pastane. ama ben yine de elimdeki çikolata sosunu karnıyarık mayasında bazen birine umut, bazen bir ayrılığın son şeker güllesi yapıyorum. dün gelen bir eleştirmen 'pastane kokusu insanı hep yalnızlaştırır' dedi, güldüm; sonuçta hamur bir araya geliyor ama fırındaki her tatlı tek başına pişiyor. ben buna alıştım, bir dilim sade kek alıp dışarı çıkıyorum, sonra güvercinlere kırıntı serpeceğim. yaşam da bence böyle: çiğken beceriksiz, kabardıkça hüzünlü, tatlı bir krizle damla damla bütünleşen bir şey. müşteriler sadece şekerlisini bilir ama ağızda tatlı bir şeyin bittiğini fark etmek için hele ki gece artığı almışsın ve göz göze geldin, neden başkası bize kapattı dememenin cevabı hala pişiyor burada.
(bkz:
tatlı krizinin halleri)