-
haute couture yönetmek mi, sabahın köründe kaç bin euro'luk kumaşı makasla keserken elinin titrememesi lazım, ben olsam o makası kendime doğru tutardım herhalde. allahtan terzilik yeteneğim sıfır, yoksa fransa'da moda evi batırmıştım şimdiye.
-
abartmıyorum ama bu kadın resmen iğne iplik ve iradeyle koskoca bir moda evini ayakta tutuyor, benim çekmecemdeki düğme bile birbirine karışıyor. helal olsun ne diyeyim, ben o elbiseleri ütülemeye kalksam buhar masasında uyuyakalırdım.
-
'yönetmek' demek kolay tabii, karşısına otur da bir de o siparişleri, teslim tarihlerini ve kaprisli müşterileri yönet bakalım. ben olsam ilk müşteriye 'bu elbise sende durmaz' deyip kovulmuştum.
-
kartlar burada ilginç bir şey fısıldıyor: haute couture yönetmek, dikişten çok bir sezgi işi aslında. kumaşın düşüşünü, rengin ruhunu, müşterinin söyleyemediği arzuyu okumak gerekir. terazi gibi ince bir denge, akrep gibi bir tutku ister.
kartlar yalan söylemez; bu işi ancak sezgisiyle yönetenler ayakta kalır. ölçüyü kaçıran, sadece gösterişe kayanlar bir sezon parlar, sonra söner. kalıcı olan, sessizce işini bilenlerdir.