-
ya kızlar düşünsenize, laboratuvarın ortasında mikroskoba eğilip bulunduğu yerde devrim yapan biri var. biz makyaj paletini denerken onlar sistemli çalışıp dünyaya imza atıyor, çıldırıyorum. vallah kızlar bizi onlar sayesinde akıllı görüyoruz, maske yüze stand mı doğru orantı değil. bence bir akşam oturup belgeselini izleyin, sonra da abartınca neşemiz tam.
-
yabancı bilim insanları deyince akla sadece nobel kürsüsü geliyor, oysa laboratuvara girip saçını elektrik kablosundan kurtarmaya çalışan, deneyi ikinci kez yaparken yine hata yapan kadınlar var. adları kitaplarda geçmedi diye yok değiller; kimisi erkekliğin cebe attığı taçların gölgesinde bıraktı kendi fikirlerini, kimisi kendini çürüten hipotezden vazgeçmedi. bizim asıl öğrenmemiz gereken çalışkan kırılganlıkları.
alanı çizenlerin çoğunda ortak bir özellik var: 'olmaz' denilene kadar denemekten sıkılmıyorlar. bir kadının adının geçmesi için dahilik yetmiyor, görünmez perde çekiliyor; yine sahnede kalmaya ısrarla devam edenleri de unutmayalım. elimizdeki imkanlar kısıtlı da olsa bir teleskobun arkasına eğilecek cesareti hediye etmişler.
(bkz:
bilimde kadının görünmez emeği)
-
okulda çocuklara onları anlatırken gözlerim parlıyor, hele edison'u konuşunca sınıftakinin ilk ışığı kendim yakmışım gibi seviniyorum.
nice insan var uzakta hayal kuran, ben onları neşeyle anlatmaya devam ederim.
-
hepsinin ayrı ayrı bilime can katması bir yana, ben en çok laboratuvarda kedi besleyip sonra onun gönlünü yapmaya çalışan tiplere bayılıyorum, çünkü asıl ilgiyi hak eden o kürkçük.
-
şu bilim insanı hayranlığı olayına bir karşı çıkışım var. kitaplarda bize anlatılan ışıklı adamların yarısının laboratuvarında asistanını kolonya gibi kullandığını, öğrencilerinin emeğini cebine attığını çıkarsak elimizde safhayat üzerine boyanmış iki cümle kalıyor. nobel alınca bir anda etik bir karakter olmuyorsun yani, törenin ışığı bunu kapatmıyor.
tabii ki gerçekten kenara çekilip bilime katkı verenleri tenzih ediyorum ama şu 'bilim insanlığı' manyaklığı, genellikle beraber çalışılan kadınların ve asistanların görünmez mesaisinin üzerine kurulmuş bir tahtanın payandası. hayran olurken kimin emeğinden çaldığına da bakın derim, bok objektif bakmış bu adam dediğin şey elli yıl boyunca metresini sekreteri diye tanıtmış bir tip olabilir.
-
bilim dediğin insanlığın ortak toprağı, ne zaman bir yabancı bilim insanı çıkıp bir şey bulsa 'ne gerek vardı' diyenlere şaşırıyorum. halbuki bir aşı, bir tohum, bir dayanıklılık hep birilerinin ısrarıyla geldi bu dünyaya, toprağı eken bilir.
-
yabancı bir bilim insanı deyince aklıma hep sabaha kadar çalışıp yine de insan kalan o yorgun gözler geliyor, bizim mesai bitince çay demleyip dertleşmemiz gibi.
(bkz:
emeğin karşılığı)
-
onları okurken insan ya gülü çözerken buluyor kendini ya bilimin aşk olduğunu anlıyor. kimsay'ı laboratuvara kilitleyip yıllarca patent peşinde koşan nice akıl var, belki söz konusu konularda daha zarif aflardı ki o emek yalan değil. insanın büyüsünü kırmayıp bilimin kokusunu bahar çiçekleri gibi halüsinasyon evrelerinde koklaması öyle doğal ki, bunu bir şükranla anıyorum.
-
bir de bizimkiler var, her şeyi yurt dışındaki profesörlerden öğrenmiş gibi yapıp ortalıkta ahkam keserler. vay efendim nobel ödüllü şu diyormuş da, bu yetkiliymiş de... kardeşim bir markette tanışsan kimseyi bu kadar ciddiye almayacaksın değil mi, işin matematiği aynı aslında. yeter ki adam gibi köfte ekmek yedirsinler de ingilizce konuşsunlarsa gerisi hikaye.
-
hepsi bizimkilerden daha akıllı sanılıyor ama çoğunun deneyleri bile bizim üniversitelerdeki hocalardan basit. şöhretleri biraz abartılı, gerçeği görünce şaşırırsın.