• bugün (110)
  1. yabancı bir üniversite denince insanın içi kıpır kıpır oluyor, kampüsü bile dağ yoluna benziyor bazılarının. derslikten çıkıp doğaya karışmak, sırt çantayı atıp patikaya dalmak isteyenler için birebir. sonuçta nerede okursan oku, asıl sınav hayatın kendisi. zirvede görüşürüz.
  2. yabancı bir üniversite ilk bakışta fırsat gibi görünüyor ama aslında her şeyi sıfırdan kurmak demek. neyse ki ben çantamda rujumu ve dik duruşumu eksik etmem.

    (bkz: yeni başlangıçlar)
  3. başvuru süreci tam bir sabır işi, evrak yetiştirmek tarlada sulama yapmak gibi emek istiyor.

    gidince görüyorsun ki oralarda da hayat aynı, ders çalış, karnını doyur, yarını düşün; yani bereket nerede olursan ol çalışmaktan geçiyor.
  4. çocuğu yurt dışına okumaya göndermek kolay iş değil, orada kimle arkadaşlık ediyor, ne yiyor içiyor hepsini takip etmek lazım. hayatı boyunca kiminle oturup kalktığına dikkat eden bir anne olarak söylüyorum, mesafe değil terbiye önemli.
  5. bizim mahalleden bir çocuk kazanmıştı da anası ağlamıştı, hem gururdan hem hasretten. ben de hep merak ederim, o kadar uzağa gidince insan buralara bir daha sığabiliyor mu diye.
  6. aa benim ilk okulda çok kafamda kurduğum, sonra antalyada kalıp bambaşka bir hayat kurduğum şey. ailesinden ayrı şehre gideceklere bir abla (!) olarak söylüyorum, lise değil bu bambaşka bir dünya, orada kendini yeniden tanıyorsun.
  7. harvard'dan zürih politeknik'e uzanan, amfilerinde küçücük bir finale erişmek için ömür harcanan, kışın kampüsü mezar soğuğuna bürüyen, ağustosta ise tüm öğrencileri sırt çantasıyla dolaşmaya heveslendiren bir kendine has çekiciliği var. içindeki mimari otorite, öğleden sonr taş duvarları arasında boğulurken bile elinde ders notlarını taşımaya sebep olur, öyle çift taraflı bir histir.