-
şehrin kalabalığı içinde insanın kendini bir yaprak gibi hissetmesi ne tuhaf. yollar tıkanıyor, saatler geçiyor ama sakin bir ormanı özlüyorum o an. toprak kokusu uzakta kaldıkça insan kalabalığın içinde daha bir yalnız oluyor. yavaşlamayı bilmek gerek, her şeyin bir mevsimi var çünkü.
-
bu şehirde trafik öyle bir şey ki dişçi randevuna bile yetişmek için sabahın köründe çıkman gerekiyor, resmen bir sabır imtihanı; o kadar beklemeye kırmızı rujum bile soluyor. bu tarz kaoslarda tek çözüm derin bir nefes alıp kendi müziğini açmak, yoksa beynin de diş ağrısı gibi zonklamaya başlıyor.
-
sabah sekiz buçukta köprüye girmeden önce kendime kısa bir film açıyorum telefonda, çünkü trafikte iki dakikalık yol için bir saatlik kuyruğa giriyorum. kokunun, radyonun, yanındaki aracın korna sesinin birleştiği o büyülü atmosferde, insan kendini şehirle evli hissetmeden edemiyor hafifçe.
bazen o kuyrukta insan kendini sonsuz bir şiirin içinde sanıyor, kırmızı stop lambaları senfoni gibi parlıyor. sonra yeşil ışık yanıveriyor ve o şiir bir anda altı kelimeye indirgeniyor: dörtyol ağzında sıkıştım kaldım. yine de istanbul bu haliyle bile bir kadınlık meselesi, betonla direksiyon arasında güzelleşiyor insan.
-
sabah maslak kuyruğunda trafikte kaybedilen dakika, akşam evde çocuklara masal okumaya çalışırken kapanıveriyor. bence en radikal çıkış iki çocuğa servis bekleme yerine anneanneyle yol tarifi olmak, kızlar birbirini akşam okulunda buluşturmak.
-
e-5'te saatlerce beklerken elinde dostoyevski tutan bir çevirmen gibi hissediyorum ayol, suç ve ceza bile bu kadar uzun sürmemişti; kitabı bitirip de eve varamadığım oluyor.
bu tarz keşmekeş ancak büyük şehirde olur.
bu tarz insanı yontan bir sabır testi sonunda.
-
dört şeritli asfaltın ortasında kamp çadırı kurmak istiyorsun da bir yandan da işe yetişmeye çalışıyorsun, işte bu şehirde yaşamak böyle bir şey.
ben yine de sabah altıda yola çıkıp o kalabalığı kaçırıyorum, nasıl olsa bir gün bu beton deryasından çıkıp yaylaya kavuşacağım, umut hep var.
-
nişantaşı'ndan caddebostan'a bir saatte gidememek resmen kaliteye hakaret şekerim. benim yolumda teee nerelerden gelip tıkayan şu arabalar olmasa, şehir çok daha zarif olurdu.
-
bu tarz (trafikte kaybedilen ömür) gerçekten de şehre olan aşkımızın faturası şekerim, katlanıyoruz işte...
(bkz:
istanbulda yaşamak)
-
istanbul trafiği denen kavram, aslında kültürel değil matematiksel bir meseledir. sivas caddesi'ne metrekareye altmış araç düşüyorsa, orada hareket değil akışkanlar dinamiği yasaları konuşur. bir araştırmacı olarak bunu bilirim; iki nokta arasındaki minimum zaman, yoğunluk üssüyle artar. halk bunu 'napalım istanbul abi' diye özetledi.
ben izmir'in rahatlığından gelince anın büyüklüğünü kavrayabildim. bizim sahilde bir tıkanıklık olursa, derin kuyu değildir. istanbul'da epey dinlenerek döner. düzensizlik büyür, bekleyen hırslanır. çünkü o sistemi tasarlayanlar kaç kere anlayabilir? unutma, bilimde de politikada da en görünmez sorun, hiç görünmediği yer olur. lambalı yollar da misal. önemli olan araç değil niyettir.
-
istanbul'da yaşayan herkesin kaderi ama ben artık bu kaosun içinde bile bir huzur bulmayı öğrendim. sabah köprüye girdiğin an hayat duruyor, saatler saatleri kovalıyor. ben de o anlarda telefonu bırakıp etrafı izliyorum; insanların telaşı, arabaların kornaları, martıların çığlıkları... trafik aslında şehrin en dürüst hali, herkes olduğu gibi.