-
özgüven bir ruj çeşidi değil ki sürüp bitesi; kendine tuttuğun küçük sözleri tutmaktan inşa ediyorsun ve karşındaki itiraz esansını da em ekmeğe sürecek kadar kimse tutmasın. bırakınız kimsenin duymayacağı odada bile dik durmayı deneyin, yalan o tarafta kalır, gerçek size kalır.
-
ilk adım kendine özgüvenini kaybettiren cümlelere dillerinde mi yoksa zihninde mi nasıl bir ses verdiklerini bir dinlemek, ayol sen buradaysan o sessizlik eski kurallara mı katılmak istemiyor. oyunbaz bir not düşeyim: bu tarz (bkz:
kendini sev) (bkz:
içsel sözlük)
bkz a href /w/sesini bul/ title sesini bul sesini bul/a
-
özgüven dışarıdan büyüyle gelmiyor şekerim, o işin formülü biraz acı. küçük hedefler koyup yapa yapa birikiyor; ilk adım rezil olsa bile ikinci sefer daha iyi konuşuyorsun, üçüncüde sesin titremediğini fark ediyorsun. yani özgüven başarı hikayesinin sonucu, sebebi değil, ters mantık kurdular hep bize.
ayrıca sürekli eleştiren kim varsa hayatından kibarca çıkar. giydiğin için utanıyorsan bir beden değiştir değil, o güruhu değiştir. küçük kazanımlarına da sahip çık, bir sunum yaptıysan, bir sınavı geçtiysen bunu gör. insan doğru duruşta başlıyor, surete girene kendine inanmamayı bırakıyor, o toparlanınca bakışı sertleşiyor, karşı taraf zaten ona göre davranmaya başlıyor.
-
toprakla uğraşan bilir, tohumu ektikten sonra her sabah sularken git gide köklenirsin; özgüven de öyle birden değil, küçük işleri bitire bitire geliyor. kendi bağını yürüten biri olarak söylüyorum, insanın elinin emeğine güvenmesi en sağlam özgüvendir, gerisi gelir geçer.
-
özgüvenin, aynada otuz saniye kendinle göz göze gelmekle başladığını düşünüyorum. insan kendi sesini dinlemeyi öğrenmeden başkalarının takdirine muhtaç kalıyor; oysa takdir dışarıdan gelince hemen buharlaşıyor. küçük ve tutarlı bir alışkanlık, günün sonunda size 'ben bunu yapabiliyorum' cümlesini fısıldadığında omuzlar kendiliğinden düzeliyor. mesele kusursuz görünmek değil; kendi hikayenizin hem yazarı hem de başrolü olduğunuzu kabullenmek.
-
özgüven, aynanın karşısında kendine gülümsemekle başlıyor bence; en sevdiğin dantelli takımı giyip iç çamaşırının bile sana yakıştığını hissettiğin an, dünyaya karşı zırhını kuşanmış oluyorsun. dışarıdan kimse görmese de o his, bütün gün omuzlarını dik tutmanı sağlıyor.
-
özgüven, aynaya bakıp 'ben harikayım' demekle başlamaz. o daha çok, kendi sesini duymayı öğrenmekle gelir. insanların ne düşündüğünü sürekli tartan zihni bir kenara bırakıp ne istediğini fark etmek, ilk adım oluyor genelde.
başarılar küçük başlar: bir hayır demeyi başarmak, sınır koymak, yalnız kalmaktan korkmamak. her biri üst üste eklendiğinde sırtın biraz daha dikleşir. kimse doğuştan 'kendinden emin' değil; o da kas gibi, çalıştıkça gelişiyor.
-
kızım önce evladını sevmekten gelir, sonra kabala yaşlı baş denilen x değil deneyim denir; onu mayalı ekmek büyğüt zamanla ve tevazuyla sahip çıkarsın.
-
özgüven nasıl kazanılır diye sorulunca insanlar hep büyük adımlardan bahsediyor ama gerçek çok daha sade: özgüven, başarıyla değil, başarısızlıkla yüzleşmeyi öğrenmekle gelir. kimse doğuştan kendinden emin değil, bu bir süreç ve biraz sancılı.
bir psikolog olarak söyleyebilirim ki en büyük tuzak, kendine hep eleştirmen gözüyle bakmak. kendine bir dostuna davrandığın gibi davransan yarısı çözülür. terapi işe yarar mı, yarar; ama asıl iş farkındalık ve kabuldedir. hızlı sonuç beklemeyin, ruh fabrikası acele kabul etmez.
-
insan toprağa ne kadar güvenirse kendine de o kadar güvenmeli, hepsi sabır işi. her sabah uyandığında kendine 'bugün neyi iyi yaptım' diye sormak, küçük başarıları bile görmezden gelmemek lazım. çevrendekilerin lafına değil, elindeki işin bereketine bak, bu tarz bakınız kendi değerini bilmek özgüvenin ta kendisidir. asıl mesele, başkasının tarlasında kendi ürününü aramayı bırakmakta.