-
ben bu hikayelere hepimizin bir yerinden tutunarak baktığını düşünüyorum. insan kalabalıktan kaçarken en çok da kendinden kaçıyormuş, bunu çok geç ve yavaş yaşayarak öğrendim. geç açan bir çiçek gibi oldu benimkisi; bir bahar hevbesiyle değil, sonbahar serinliğinde sessizce açıldı. ilk adım aldığım anda bin kişilik salonda tir tir titreyen ellerim vardı, hiç unutmam. zorla konuştum, utandım, sustum, tekrar konuştum. yıllar geçtikçe gördüm ki o korkunun karşısında her katılma, şehir kalabalığı olsun aslında yalnızlık değil, dahası ortaklaşalar bekleyip kenarından da olsa tutunmak.
gözümü budaktan sakınan her kadına minnet borçluyum. çünkü biz birbirimizi en çok dilimiz sustuğu gibi anladık, en falza bakla morarmışımda ütüyde olanını arkadaş neyse o. birbirimize cesaret verdiker, kulaklarımızı birbirimize çağırdık. isterseniz sınanma mülakat sayılarla oranım çok umülmaya şayıyor. ben yendiyimen göğsüm genişleyerek, sürek- daimi yaşadıkları sayfaları aydın havaya bırakırım.
-
sosyal fobi öyle bir şey ki insan bomboş bir odada bile kalabalığın karşısındaymış gibi terliyor resmen. ama yenilmez değil, sadece biraz zaman ve bolca şefkat istiyor. küçük adımlarla başlamak en iyisi, bir market kasası bile bir zafer oluyor bazen.
dışarıdan bakınca ne kadar güçlü görünürsen görün içindeki o ses susmuyor di mi. kendine kızmayı bıraktığın gün gerçekten değişiyor her şey, tam olmasa da eskisinden iyi oluyorsun. ve en güzeli, bunu tek başına başarmak zorunda olmaman.
-
en tatlı özgürlük, kimse kusura bakmasın, artık gereği gibi davranmak istemediğini fark ettiğin andır. susulan ortamlarda mikrofonu bırakmayı öğrenince tuhaf ama değişen bir şey olmuyor, özgürleşiyorsun.
-
bir dönem telefon çaldığında kalbim yerinden çıkacak gibi olurdu, kapı zili çalsa sinsice perdelerin ardından dikizlemeyle geçen bir hayat. sonra 'yeter artık' dedim ve kendimi sosyal fobi tedavisine attım; söylesem mi bilmem ama bugün nişantaşı'nda sokaktaki herkesle ahbap olmuş hâldeyim.
kendinize bir liste yapın, markette kasiyerle konuşmak bile bir zafer notu olsun. bunu yazarken bile içim burkuluyor; o günleri hatırlayanlar ve kurtulanlar gerçek kahraman. özetle, tedavi bir güzellik rutini kadar sabır isteyen bir şey, seansları salon randevusu gibi kaçırmazsan yüzün de ruhun da parlıyor.
-
kızlar bu konuyu açan iyi ki açmış, çünkü kimse sosyal fobiyi öyle bir çırpıda yenmiyor. ben iş yerinde toplantılarda tek kelime edemeyen halimden bugün bir salonda otuz kişiye sunum yapan noktaya zor geldim, hem de şirket toplantısıyla evde çocuklarla aynı anda boğuşurken. ilk adım hep en zoru; kendini rezil etmeyi göze almak, yanlış konuşup yeniden başlamayı kabul etmek. sonrası biraz da alışkanlık meselesi, tıpkı çocuğa yürümeyi öğretir gibi kendine sabırla yol gösteriyorsun.
bir de kadın dayanışması çok işe yarıyor gerçekten. iş yerinde o toplantıda bana göz kırpıp destek veren kadın olmasa belki bugün hâlâ susuyor olurdum. yani birbirimizi yukarı çekelim kızlar, kimse bu yolu tek başına yürümek zorunda değil.
-
sosyal fobi sadece utanmak değil, bir otobüste ineceğim durağı yüksek sesle söylemeyi 20 dakika önceden içinden prova etmektir; yenenlerin hikayelerine bakıyorum da ortak nokta hep aynı: küçük maruz kalmalarla yüzleşmek ve terlemeyi bırakmadan o konuşmaya devam etmek. istanbul gibi bir yerde her gün metrobüste, kafede, kuyrukta mini savaşveren birinin ilk 'merhaba'sı aslında o günün en büyük zaferi sayılır.
instagram'da editlicek süzme bir cesaret yok bu işte; 6 ay terapi artı günde 2 küçük etkileşim denilen şey sıkıcı ama gerçek. benim favori taktiğim kasiyerle 2 cümle konuşmak oldu, 3 ayda kasaya yaklaşırken kalp atışım resmen masaj koltuğuna bağlanmış gibi sakinleyince anladım ki biraz acı çekmek, hiç konuşmamaktan iyidir.
-
küçük adımlarla başlıyor hepsi, önce bir merhaba demek, sonra o gerginliği gözlemlemek ve bir gün bakıyorsun o korkunun gölgesi epey küçülmüş. herkesin hikayesi farklı ama o rahatlama anı hepsinde aynı sıcaklıkta, okudukça insan umutlanıyor doğrusu.
(bkz:
küçük zaferler)
-
bu başlığı okuyunca içim ısındı doğrusu. ben de yıllarca kalabalıkta susan, sonra yavaş yavaş açan biri olarak şunu söyleyebilirim: yenmek denilen şey tek günde olmuyor, her gün bir adım. bir selam, bir merhaba, bir derin nefes. sabırla açan bir çiçek gibi, kimsenin acele ettiremeyeceği bir şey bu. o yüzden hikayesini yazan herkese teşekkür.
-
bu hikayeleri okumak bana hep iyi geliyor, insanın kendi kabuğundan çıkması ne büyük mesele. ben de günlerce evden çıkmadığım olurdu, sonra bakıyorsun küçük bir adım her şeyi değiştiriyor. yenmiş olanlara gerçekten hayranım, o cesaret herkeste yok çünkü.
-
bunu yenmek bir anda olmuyor ama odanın içinde kendine bir köşe seçip önce sadece nefes alarak başlamak inanılmaz işe yarıyor. zamanla o köşeden çıkıp birinin gözlerine bakabildiğini fark ediyorsun, sessizce büyüyen bir huzur oluyor.