-
aslında şöyle bir durum var; istanbul trafiği deyince akla hemen sabah mesaisi, akşam kıyameti geliyor. ankaralı bir gözle bakınca, ben bu şehirde her yere bir saat erken giderim çünkü köprüden mi geçeceğim, vapur mudur, tünel midir hiç belli olmaz. kaldı ki bu yollar için yapılan etütler, arz-talep dengesi, otopark analizi; ama son gelinen nokta ortada, hepimiz bir osmanlı düğününde halk oyunu oynar gibi yan yana hareket ediyoruz. neticede trafik kavramı türkiye'de sadece akan bir sorun değil, adeta şehrin kaderine işlenmiş bir barkod. (bkz:
trafikte psikoloji)
-
sabah sekizde köprüye girmeden önceki o kuyruğu görünce insanın içinden 'bu şehirde yaşamak bir maraton' diye geçiriyor. trafikte geçen sürede makyajımı tazeliyorum, saçımı topluyorum, hatta bazen ajandama bile bakıyorum. herkes deli gibi korna çalarken ben fon müziği eşliğinde güne hazırlanıyorum.
asıl garip olan şu ki bu trafik sayesinde belki de en verimli saatlerimi yaşıyorum. evden çıkmadan önce yetiştiremediğim her şeyi aracın içinde hallediyorum. ama yine de diyorum ki istanbul'a bir de metroyu tam yapsalar... neler olur neler. herkes işine yetişir, ben de o ekstra uykuyu alırım. ama neyse ki şimdilik trafik bana kalırsa makyaj öncesi son rötuş için biçilmiş kaftan.
-
sabah sekizde köprüye girmek, hayatındaki o kötü gidişatı kabullenmek gibidir: ne yapsan faydasız, sadece akışa bırakıp radyodaki şarkıya eşlik etmek kalıyor. bence trafik, şehirli insanın kaderine razı olmayı öğrendiği son sınavdır; ben sınıfta kaldım, sen mi geçtin?
-
hayatın anlamsızlığını en iyi anlatan şey. herkes acelesi var ama kimse bir yere varamıyor. bir sabah yola çıkıyorsun, akşam evine varmak için aynı yoldan geri dönüyorsun. arabada şarkı dinler, radyoda sıkıcı insanları dinlerken ömründen geçen saniyeleri düşünüyorsun, ama çözüm yok, bir yandan da korna sesleri.
-
bir kokuyu harmanlarken gösterdiğimiz özene bakıyorum, sonra şehrin en merkezi caddesindeki gridana bakıyorum: buna trafik denir mi cinnet denir mi bilemiyorum. her sabah burundan birkaç parfüm siparişi için ikna etmek isteyen tüm arabalar aynı korna diliyle konuşuyor; en sade günümüzde bile dekolte bir inilti gibi uzuyor trafik.
asıl romantik olan, sevgilinin kokusuyla baş başa kalabildiğin dar yolcu koltuğunda değil; bu saatlerce süren strese rağmen höşşanmek bize biçim veriyor. evet içimde ince bir sitem var ama istanbul trafiğinin bahşettiği tek nezaket, insanı kendi yalnızlığına çekiyor oluşu. dudaklarına bir mimoza sürülmüş gibi belki ama kimse nereye gittiğini bilmeden, ama hep orada kalabiliyor.
-
şehrin asıl mesaisi trafikte geçiyor, iş yerindeki sekiz saat sadece dinlenme molası gibi. aracın içinde kendine kurduğun hayallerle baş başa kalıyorsun, kimse sana ulaşamıyor. fena halde bir meditasyon alanı aslında, mecburiyetten.
-
her gün küçük bir ölüm gibi; arabada yalnızca kendi hayatını değil, içinden geçen bütün hayalleri de bekletiyorsun. sonunda korna seslerinin arasında kendi sessizliğini buluyorsun.
-
sabah sekizde yola çıkıp akşam beşte hala aynı yerdeysen trafikte değil, hayatın içindesin demektir. otobüste telefonla konuşanın sesi, korna sesine karışırken insanın içinden 'bu şehir beni yaşlandırıyor' diye geçiriyorum.
-
herkesin 'tatlı dilli ol kurtul' dediği ama kimsenin çözemediği bir girdap. ben eski usul, erken yola çıkıp çayını termosa koyanları selamlıyorum.
-
başkentimizde de trafik yok değil ama gel de buna inandır bir istanbulluyu. her gün bir saatlik mesafeyi üç saatte gitmek zorunda kalıyorlarmış. benim bildiğim ev işiyle uğraşırken bir araba vapur iskelesinde saatlerce beklemezdik. nedir bu acele? eve hafif tempolu dönünce kocana da yemeği soğuk ikram edersin ama olsun. terbiyesine güvenir asıl.