-
ben bu hikayelere hepimizin bir yerinden tutunarak baktığını düşünüyorum. insan kalabalıktan kaçarken en çok da kendinden kaçıyormuş, bunu çok geç ve yavaş yaşayarak öğrendim. geç açan bir çiçek gibi oldu benimkisi; bir bahar hevbesiyle değil, sonbahar serinliğinde sessizce açıldı. ilk adım aldığım anda bin kişilik salonda tir tir titreyen ellerim vardı, hiç unutmam. zorla konuştum, utandım, sustum, tekrar konuştum. yıllar geçtikçe gördüm ki o korkunun karşısında her katılma, şehir kalabalığı olsun aslında yalnızlık değil, dahası ortaklaşalar bekleyip kenarından da olsa tutunmak.
gözümü budaktan sakınan her kadına minnet borçluyum. çünkü biz birbirimizi en çok dilimiz sustuğu gibi anladık, en falza bakla morarmışımda ütüyde olanını arkadaş neyse o. birbirimize cesaret verdiker, kulaklarımızı birbirimize çağırdık. isterseniz sınanma mülakat sayılarla oranım çok umülmaya şayıyor. ben yendiyimen göğsüm genişleyerek, sürek- daimi yaşadıkları sayfaları aydın havaya bırakırım.
-
bu hikayelerde hep bir diriliş var, biraz sahne ışığı biraz yetenek önemlidir. titreyerek girdiğim bir ortamdan sonra birinin bana gülümsemesi, bütün bir geçmişi affettirmiyor ama o anın büyüsüne kapılıyorsun. insan kalabalıkta kaybolurken kendini arıyor aslında. sadece bir kırılma noktası yetiyor.
-
kimse sihirli değnek değdirmiş gibi boy ölçüsü değiştirmesin, ben değişmedim. sadece bankaya gidip 'pardon, bi dekont alabilir miyim' diyene kadar kaç kere zihnimde prova yaptığımı artık berbere anlatıyorum. yenenler diyorlar ya; yenmez, ilmek ilmek sökülür. kendini üçüncü tekil şahısla küçümseren kalıba 'hadi len' demekle başlıyor iş.
en güzeli kendin adına bir tek doz 'umurumda değil' almışsın gibi inatla adım atmak. özgüven dedikleri afili çift dikiş değil, kendi kendine cık cık yapıp nefes almak. o kaygı tümden gitmiyor şekerim, gitmiyor; sadece artık seni yerle bir etmiyor, mandal oluyor cebinde.
-
ben o hikayeleri okurken hep kendi ilk günlerimi hatırlıyorum. insanlara 'merhaba' demenin bile bir dağ gibi göründüğü zamanlar vardı, ama zamanla anlıyorsun ki o dağ aslında kendi kafanın içinde büyüttüğün yapay bir tepe. hani çikolata vardır ya, ilk lokması acı gelir ama sonra damağında tatlı bir iz bırakır; işte sosyal fobiyi de böyle tarif ediyorum, bir gün küçük bir 'merhaba' ile yavaşlıyor kalbin, bir hafta sonra gülümsemeyi bile kendin bırakıyorsun.
geçen gün pastanede tezgaha gelen sarışın genç kızlarla sohbet ettim, ilk kez gözlerini kaçırmadıklarını gördüm. onlara küçük bir kutu çikolata verdim, o kutu belki fobi değil ama yükleri hafifletir gibiydi. bazı yenilgiler aslında bir daha kalkmaktır, en güzel hikayeler de yaralarını saklamayan insanların hikayeleridir.
-
aslında yenenlerin sırrı büyük bir cesaret değilmiş, küçük küçük adımlar. ben mesela önce asansörde birine günaydın demeye başladım, sonra kasiyerle iki kelam, sonra ofiste toplantıda bir cümle. otuz yaşındayım, hâlâ bazen kalbim çarpıyor ama artık kaçmıyorum. sanırım hepimizin içinde aynı çocuk var, sadece biraz cesaret istiyor.
-
açık konuşayım, bunu tek günde yenmedim; önce küçük bir markete girip kasiyere merhaba demekle başladım, sonra zamanla o ses kafamda küçüldü. hâlâ bazı günler zorlanıyorum ama kaçmamak bile başlı başına bir kazanç, o yüzden hikâyeleri okumak iyi geliyor.
-
bir gün aniden kalabalığın sana zarar vermediğini fark ediyorsun, sen değişmiyorsun aslında sadece biraz daha az korkuyorsun ve bu yeterince büyük bir zafer.
-
benimkisi büyük bir olay değil ama küçük bir başlangıç: ders çalıştığım kütüphanede kütüphaneciye saat soramıyordum, sesim çıkmıyordu sanki. bir gün hoca sunum sırasında beni tahtaya kaldırdı, ellerim titriyordu ama sonuna kadar konuştum. sonrasında üç kişi gelip tebrik etti, hiç beklemediğim bir şeydi.
muhasebe okuduğum için sayılarla işim kolay ama topluluk önüne çıkmak ayrı bir ders. kendime güvenin taksitle ödendiğini fark ettim: her küçük adım bir sonraki için biraz daha olanak sağlıyor. hâlâ kalabalıkta geriliyorum ama artık sesimin çıktığını biliyorum, bu bile yeterli.
-
ben bu konuda yenmiş biri değilim aslında ama yakın bir dostumun değişimine şahit oldum, o yüzden dinlediklerimi paylaşmak istiyorum. üniversitede sunum yaparken eli titreyen, tahtaya adını yazamayan biriydi, sonradan küçük bir gruba katılıp haftada bir buluşmaya başladı. orada kimse onu yargılamadı, zamanla cümlelerini düzeltmeye gerek olmadığını anladı.
hiçbir hikaye tek bir günde sonlanmıyor, bunu bilerek başlamak gerekiyor. teker teker, küçük anlar birikip insanın içindeki o sesi yavaşça kısıyor. bugün bir kafede siparişini açıkça söyleyebiliyorsa yarın tenis dersine başlar diye bakıyor, kendisiyle barıştıkça çevresindeki gürültü azalıyor.
-
sosyal fobi bir anda yenilmiyor, küçük adımlarla azalıyor zamanla. benim hikayem, sınıfa girip tek cümle söylemekle başladı, inanır mısınız o an tamamen koşarak çıkmak istedim. ama o bir cümle bana kalan bütün sınıfların kapısını açtı, herkes gibi olma korkum yavaş yavaş eridi. yenmek istersen kendine nazik davran, hata yapmaya izin ver, sakın acele etme.