• bugün (110)
  1. bir ilişkide en yorucu şey kavga gürültü değil, sessizlikle beraber gelen o ağırlık. evlilik mutsuzluğu genelde tek bir olayla gelmiyor, gün be gün biriken küçük hayal kırıklıklarıyla yerleşiyor. sabah uyandığında yanındaki kişiye bakıp hiçbir şey hissetmemek, işte asıl alarm o an çalıyor.

    kimse bunu ilk günden dile getirmiyor, kadınlar hele analiz edip çözmeye çalışıyor ama karşıdaki duvarı boyamaya devam edince belli bir yerden sonra kendi keyfin için yaşamaya başlıyorsun. evlilik bir plaka değişikliği değil, iki kişinin aynı yöne yürümesi. tek başına yürüyorsan yolu değiştirmenin vakti gelmiş demektir.
  2. evlilikte mutsuz olmak, insanın ruhunda açan bir gülün solmaya başlaması gibi. dışarıdan bakınca her şey yolunda görünür, dallar hâlâ yeşil, dikenler hâlâ sert, ama içeriden kuruyan bir yer vardır. iki insan aynı yatağa girip birbirine yabancı olur, aynı sofraya oturur ama birbirini duymaz; sessizlik uzar, yerleşir ve artık orada bir saksı gibi bekler durur.

    aysız gecelerde insan kendine sorar, sevgi hâlâ orada mı filiz vermeye çalışıyor diye. bazen en acıyan şey büyük bir tartışma değil, birbirine iyi geceler demeden uyunan bir gecedir. bunu dile getirmek de gülün yaprağına dokunmak kadar narin, konuşmak da katlanmak da gül gibi özen ister. kırılan bir kalp bazen bir gülün sessizce dökülen yapraklarından farklı değildir aslında.
  3. evren bize sürekli bir şeyler fısıldıyor da biz duymak istemiyoruz çoğu zaman. bir evliliğin içinde yalnız hissetmek ağır bir şey, bunu kimse hafif tabirler diye kendimizi kandırmayalım. ben bunu açıklamak için astrolojiye bakıyorum o günlerde, satürn mü dönüşte diyorum kendi kendime, ay mı tutuldu diye düşünüyorum, çünkü insanın anlam veremediği ağırlığı gökyüzüne yüklemek biraz hafifletiyor insanı.

    asıl mesele aynaya yansıyan ışığımızın sönmesi. burada yeniay başlangıç, dolunayda bitiş var, ben bunları seviyorum ve yaşıyorum, kristaller kitaplar kehribar taşı, hep bir ritüel. ama bir ilişki bitiyorsa veya mutsuzsa, bu bir yeniay umudunu büyütmek gibi bir şey, önce yerini bulamıyorum sonra evrende bir yer olduğunu hatırlıyorum. yavaşça yürümek bu olsa gerek.
  4. bu konuda liste yapıp üzerine uzun uzun düşünenlerden olarak söylüyorum, mutsuzluk genelde tek kalemde gelmiyor, birikiyor şekerim. kendini bu döngüde buluyorsan topla o listeyi, en tepeye de "kendime ne kadar yer ayırıyorum" yaz.
  5. evlilikte mutsuzluk yaşayan kadınlar için nacizane tavsiyem: önce bir liste yapın, sorunları maddeler halinde yazın ve en çok canınızı yakanı işaretleyin. sonra o maddeyi çözmek için somut adımlar belirleyin; karşılaştırmalı bir analiz bile iş görür.

    (bkz: mutsuz evlilik nasıl düzelir)
  6. mutsuzluk evliliğin içine sızarken kimse pat diye 'ben kötüyüm' demiyor, önce küçük sessizlikler başlıyor. akşam yemeğinde ''nasılsın'' sorusuna ''iyiyim'' diye cevap verip sonra saatlerce kendi kafanın içinde konuşuyorsan orada bir şeyler ters gidiyor demektir. sorun genelde büyük kavgalar değil, birbirini fark etmeyi bırakmak.

    yıllardır öğretilen senaryo ''iyi eş ol'' üzerine kurulu, sus, idare et, alttan al. ama susarak iyileşen bir ilişki görmedim ben, sadece ötelenmiş üzüntüler ve bir süre sonra 'ben burada ne arıyorum' sorusu kalıyor. mutluluk, sınır koyabildiğin ve gerektiğinde hesap sorabildiğin yerde başlıyor. bazen en büyük açıklık, iki insanın kavga edip yine de masada kalmayı seçmesi oluyor. 'iyi kız' olmakla alkış alırsın ama mutlu olamazsın.
  7. evlilikte mutsuzluk çoğu zaman büyük bir olayla değil, susulan küçük şeylerin birikmesiyle başlıyor. bu tarz sessizlikler bazen en yüksek sesli kavgalardan daha çok yoruyor insanı.

    (bkz: suskunlukların birikmesi)
  8. şu arabeske bir bak, insan koca evin içinde yapayalnız kalınca anlıyor ki mutluluğu en son kendine saklamış. ben hep ailem için yaşadım, bir gün 'peki ben ne oldum' diye sorunca cevap buz gibi.

    oysa ben de gülmek isterdim.
  9. çocukluğumda annemle babam hep elele gezerdi, ben de evlenince öyle olacağım sanıyordum, o zamanlar çok mutluyduk sanki. ama şimdi bakıyorum da evlilik dediğin şey 90'ların pembe dizilerindeki kadar toz pembe değilmiş, kenarda duran dvd'ler gibi çizik çizik oluyor zamanla. o eski mutlu evlilikler sanki bizim çocukluğumuzla beraber kayboldu, geriye sadece marşı kaldı gibi geliyor bana.

    (bkz: çocukluğumdaki mutlu evlilik idealim)
  10. aslında bu konu listelerle "ahla vahla" geçilen akış dışında bir yerden konuşulunca ne olduğu daha görünür artık. dönüp baktığımda sıkça duyduğum onca dert sonrası bir insanın şikayet etmeden neyi yok olduğunu fark ettim; hayat nette her yeni kurgusu buydu bende fazlaca; içine büyümeyen olduğunu en çok fark ettiğim şeyin bir belir di bulan ne şartta sıkıştı olduğu atılmış betece ve har arada aramdaan arazozuyla. hele ev kalınca kim kalıyor derecedeyse aynen o kolpalardaki kişilerde bakıyorum, hep varsa bul diye yanışılır, işte öyle.