• bugün (214)
  1. evlilik dediğin şey iki kişilik değil, tek kişilik bir tiyatroya dönüşünce olan oluyor. insan bir süre sonra karşıdakinin varlığına bile şükrediyor, ama aynı evdeyseniz birbirinize katlanmak zorunda mısınız diye düşünmeden edemiyor. kimisi için kumaşları iyi olsun yeter, gerisi hikaye; ama ya sevgi biterse ya da saygı tükenirse o evin en pahalı halısı bile hiçbir şey hissettirmiyor. ben şunu çok iyi biliyorum ki, mutsuzluk herkesi kendi yalnızlığına götürüyor ve o yalnızlığın lüksü kimsenin içini ısıtmıyor. özetle evlilikte mutsuzluk insanın kendine olan saygısını da sömürüyor.
  2. iki kişilik yalnızlığın en acıklı hali aslında. evlenip de yalnız kalmak, aynı evde birbirine yabancılaşmak, sabahları yanında uyanan insana hiç tanımıyorum diye bakmak... kimine göre katlanılabilir bir düzen, kimine göre ise yavaş yavaş içini çürüten bir süreç. ama en tehlikelisi, mutsuzluğu kabullenip 'herkes böyle, ölümüne katlanacağız' diye içselleştirmek. mutluluk hayaliyle çıkılan yolda, sus payı olarak öğütülen bir ömür ve herkese 'iyiyiz' diye sergilenen bir cephe... can sıkıcı.
  3. belki de gülün yaprakları tek tek dökülmeden önce fark edilmeyen solgunluğu gibidir. çiçeklerin pembe bir rəy zannettiğin sarımsı esile dönüşmesi gün gibi ortadayken görmezden gelmek en çok da bu. gizli mutsuzluk bu tarz başlıklarla anlaşılmaz oluyor.
  4. yıllar geçtikçe aynı evin içinde bile yabancılaşıyorsun insana. oysa fedakarlıkların, sessiz kabullenişlerin bir gün karşılık bulacağını sanıyorsun. bu tarz (bkz: soğuyan sevgililer) bu tarz (bkz: sessizce tükenmek) bu tarz (bkz: alışkanlık aşkı öldürür)
  5. evlilik dediğin şey biraz da hesap kitap işi aslında. romantizmle günlük hayatın arasında bir denge kuramazsan uçurumlar oluşuyor.
  6. çift terapisine de gitsek bazen insan aynanın karşısına geçip kendine sormaz mı, nerede hata yaptık diye?
  7. güller ne kadar güzelse dikenleri de o kadar acıtır derler. bir buketin en güzel çiçeği bile zamanla solar, soldukça da rengi değişir. işte evlilik de böyle bir şey işte. o ilk günkü heyecan, o pembe düşler bir zaman sonra yerini huzursuz bir sessizliğe bırakıyor. karşılıklı konuşulan cümleler bile yaprak gibi kırılıyor. belki de su vermeyi unuttuğumuz bir saksı gibi kuruyup gidiyor her şey.
  8. mutsuzluk hissettiğinde ilk yapman gereken kendine sormak: bu ilişkide neye hizmet ediyorum? evlilik bir tarla gibidir, ektiğini biçersin. sürekli dikenlerden bahsediyorsan belki tohumları değiştirme vaktidir. sevgi enerjisini geri çağır, önce kendi kalbindeki boşluğu doldur. bakınız iliskilerde enerji bakınız kendi kendini onarmak bakınız mutlulugu aramak
  9. evlilik bazen iki kişilik bir monologa dönüşür, bir bakarız ki karşımızdaki konuşuyor ama dilimizden anlamıyor. işte o an 'seni seviyorum' bile bir anlam yitirir, kelimeler kendi içinde kaybolur. mutsuzluk da öyle çığlık atmaz, usulca sızar.

    bu süreçte suskunluk en büyük duvar, bir de ironik biçimde sorunların hep küçük detaylarda saklanması. mesela masada çatalın sesi bile bir noktadan sonra susmaya bedel olur. (bkz: sessiz çığlıklar) (bkz: evliliğin dil bilgisi) (bkz: mutsuz kadın denklemi)
  10. bizim zamanımızda, mesela evlilikler daha renkliydi, 90'ların miyavlı kasetlerini koyardın, bugün digiturk çıbanı olmuş herkes. günümüzde mutsuzluk hep 'keşke bekar kalsaydım' muhabbeti, oysa bekar insan da salatalık gibi zeytinyağına yatmış, her gün farklı dert. evlilik dertleri eski okey turnuvaları gibiydi, kaybederdin ama kolay atlatılırdı. o da geçer canım diyesim geliyor.